Kraliçeler gibi koridorlarda koşturduğumu, eteklerimi sürükleyerek geniş merdivenlerden indiğimi, krala trip atıp geceyi kendi sarayımda geçirdiğimi hayal ettim...
Küçüklüğümden beri uzun kabarık eteklere, prenses taçlarına, şaşaalı saray hayatına bayılırım, pek özenirim. Önceki hayatımda prenses miydim acaba? Sanmam... Kocamla sarayda dolanırken o anda uydurduğum hikayede bile kendimi paspasçı olarak betimlediğime göre (kocamı dük'ün yakışıklı oğlu yaptım) önceki hayattan kalma bir "ezik" sendromu var sanırım bende.
Neyse konuyu dağıtmayalım :)
Saray 3 bölümden oluşuyor denebilir. Kralın ve maiyetinin yaşadığı kısmı rehber eşliğinde gezeceğim diye tutturdum, iyi ki de tutturmuşum, çünkü öbür türlü odaya girip ağzım açık etrafa bakıp "haa iyiymiş" diyip çıkıyorum. E kadın mis gibi anlattı, şu mobilyanın özelliği şu, şu odanın önemi bu... İlk fırsatta Dolmabahçe ve Topkapı'yı da işinin ehli bir rehberle gezmek lazım! (Bu yazının anafikri: Müze gezerken paraya kıyın, rehber eşliğinde gezin!)
Sarayda daha çok kral ve kraliçenin yaşam alanları, günlük hayat uygulamaları vs anlatılıyor. Saray Fransız İhtilali gibi yıkıcı bir badire atlattığı için, kıymetli eşyaların çoğu ya satılmış, ya da yakılmış. Özellikle kraliyet sembolleri taşıyan mobilyalar gerçekten ciddi hasar görmüş. Bazılarını aslına uygun olarak yeniden ürettirmişler.
Sarayın dışında dev gibi bahçeler var. Biz kurşun rengi bir gök altında gezmek zorunda kaldığımız ve mevsim itibariyle heykellerin çoğunu kapatmış oldukları için bahçelerden yeterince faydalanamadık ne yazık ki. Tüm günü sarayda geçirmek için yazın gitmek daha keyifli olabilir.
Bahçeleri 3 şekilde gezmek mümkün: Yaya olarak (biraz yorucu oluyor), bisiklet kiralayarak ya da golf arabası gibi olan elektrikli arabalardan kiralayarak (Saati 30 Avro!). Aşağıda parası çok olup bu arabalardan kiralayan gıcık turistler görülmekte...
Bir de mini tren var ama o gezmekten daha çok ulaşım amaçlı kullanılıyor. Biz bilemedik, gezmek için kullandık, saçma oldu :)
Son olarak Marie Antoinette'le oldukça özdeşleşmiş olan Trianonlar ve Queen's Hamlet kısmı var. Burada oturup bu bölümleri anlatacak değilim, internette bolca bilgi var zaten. Sadece demek isterim ki bu kısımlar sarayın kendisinden daha sevimli. Yani bütün enerjiyi sarayda harcamak yerine günün yarısını sarayda, yarısını diğer bölümlerde harcamak daha keyifli olabilir. Biz 2 günlüğüne gittiğimiz ve şansımıza ayın ilk pazar günü Trianonlara giriş ücretsiz olduğu için geniş geniş gezebildik.
Queen's Hamlet kraliçenin (Marie Antoinette) köy hayatına özendiği için yaptırdığı küçük bir köy! Biz sağanak yağmur altında gezdiğimiz için fotoğraflar pek bir şeye benzemedi ama fikir vermesi açısından bir iki tane serpiştireyim dedim.
Köy çok şirindi de binaların içlerine girilebilseydi dönemi daha iyi hissederdik gibi geliyor bana...
Cumartesi akşamı Versailles'da yapacak bir şey olmadığı için şehir merkezine yollandık. Burcu'cuğumun tavsiyesi olan Razowski'yi bulduk, hamburgerlerimizi yedik! Evet, o koca şeyi mideye indirdim :)
Sonra Bellek Kutusu ve Olmadık İşler Peşinde'ye söz verdiğim gibi bir kutu macaronumu da gövdeye indirdim :) Buzdolabında beklemek zorunda olmasa birer kutu da onlara gönderecektim ama Paul'den aldık zaten, belki İstanbul'da da vardır diye ümitlendim :)
Hafta sonu kalorilerimi almış, kocamla Paris'te son kez el ele yürümüş, çok merak ettiğim sarayı da görüp rahatlamış olarak evime döndüm. Şimdi sıradakini bekliyorum...
