15 Ekim 2009 Perşembe

Halay!

Brüksel'in turistik sayılabilecek, içinde 4 müze barındıran, şık ve düzgün bir meydanı olan Cinquantenaire meydanında davullu zurnalı halay da gördüm ya, artık gözüm açık gitmem!

Böyle başladı: gelin, damat ve aile büyükleri...


Biz meydandan ayrılırken halayın çapı 100 m'yi bulmuştu sanıyorum! Ortadaki boşluğun büyüklüğünden nasıl bir çember olduğunu tahmin edebilirsiniz :) Soldaki beyaz saçlı amca dışındakilerin hiçbiri seyirci değil, halayın boncukları :)

Gürültüden halaydakilerin hangi dili konuştuklarını tam duyamadık ama sanıyorum Türkçe değildi. Kürtçe ya da doğuda konuşulan lehçelerden biri olabilir. Oynanan oyun da benim bildiğim neşeli zıp zıp halaylardan çok daha ağır, 3 ileri bir geri hızında ilerleyen bir türdü. Biraz hüzünlü gibiydi hatta. Kızı verdik diye üzülüyor olabilirler mi??

Mimari olarak o kadar batılı bir meydanda bu kadar doğulu bir geleneği seyretmek çok acayipti. Eminim Belçikalılara da çok değişik gelmiştir...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Etiyopyalı Kokob

Geçenlerde burada tanıştığımız Türk arkadaşlarla toplaşıp yemeğe çıktık. Daha önce içlerinden bazılarının gittiği ve gitmeyenler için de ilginç bir tecrübe olacağını düşündüğümüz Etiyopya restoranı KOKOB'u tercih ettik. Bizim memlekette var mı Etiyopya restoranı bilemedim...

Yemekler öyle acayip değişik falan değildi. Sonuçta aynı sebzeler, aynı tip etler kullanılıyor. Ama lezzetliydi, keyifliydi. Özellikle sunumu ve yeme şekli ilginçti...

Efendiiim, ortaya konan koca tepsilere sipariş ettiğiniz mamalar getirilip parça parça serpiştiriliyor. Yanlarında da rulo yapılmış ekmekler var. Çatal-bıçak yok, rulo ekmekten parça koparıp yemekleri avuçluyorsun :) Ekmek dediğim de lavaş gibi sert değil, krep gibi yumuşak vıcıkımsı bir şey!



Herkes yemekten önce ellerini yıkadı tabi! Hem de yüksek sesle "BEN Bİ ELLERİMİ YIKAYAYIM!" anonsunu yaparak. Hani yıkamayan kaldıysa bi zahmet hareketlensin anlamında :)



Yemeğin ortalarında kocam gibi işkilli kişiler garson kızdan " yaa biz bi çatal alabilir miyiz??" şeklinde taleplerde bulundular :)


Elle yemeği beceremeyen Türklerin var olduğunu görüp muasır medeniyetler seviyesine çıkmış olduğumuzu iddia etmek çok mu zorlama oluyor acaba??

13 Ekim 2009 Salı

Bir Gurbetçinin Milli Maç Tecrübesi

Futbolu severim, maç seyrederim, ama stada en son 10 sene kadar önce gitmiştim. Futbolu tribünden seyretmek öyle çok da özel bir olay değil benim için. Ama Brüksel'deki son 2 ayımıza girmişken, hiç bir iddiası kalmamış olduğunu bilsek de Milli Takımımız Brüksel'e gelmişken maça gitmemek olmazdı... Kazanmak için değil de bir çeşit etkinlik olarak görmüştük maçı. Keşke iddiamız olsaydı da daha adam gibi bir futbol seyredebilseydik.

Uzun zamandır İstiklal Marşımızı bağıra bağıra okumamıştık. Tüylerimiz diken diken, gözlerimiz dolu dolu olmamıştı... İyi geldi...

Uzun zamandır bu kadar Türk'ü bir arada görmemiş, bu kadar bozuk Türkçe duymamıştık. Bazı şeyleri pek özlemediğimi hissettim, ne acı :(

Koltuklarında sakince oturup maç seyreden, sadece ciddi bir pozisyon olursa ayağa kalkan Belçika taraftarlarının tribününden kafamı çevirip bizim tribünlerde koltukların üzerinde zıplayan, çömelen, tüneyen tipleri görünce içimizdeki Akdeniz insanını en soğuk /en gri / en depresif kuzey havasının bile yok edemeyeceğini anladım, gülümsedim...

Maçın sonlarına doğru yine bizimkilerin, hiç bir suçu olmayan tribünlere zarar verdiklerini, koltukları söküp sahaya attıklarını, meşaleleri sahadaki görevlilere fırlattıklarını görünce bize neden "Barbar Türkler" dendiğini, nasıl hor gördüklerini, cehaletimizi, kültürsüzlüğümüzü, hazımsızlığımızı, görmemişliğimizi nasıl yüzümüze vurduklarını hatırladım, üzüldüm, çok üzüldüm... Bizi aralarında istememelerini anladım, hak verdim...

Milli maçların yurtdışında yaşayan vatandaşlar için gerçek bir vatana kavuşma aktivitesi olduğunu farkettim. Futbolcuların üzerindeki baskıyı hissettim. Onlar ne kadar profesyonel düşünseler de taraftarlar için hayat memat meselesi haline gelen milli gururu tatmin etmenin ne kadar zor olduğunu düşündüm.

Bir milli etkinliği daha geride bıraktık sayın seyirciler... Darısı Avrupa Kupası'na...

30 Eylül 2009 Çarşamba

Evimize Joy & Peace Geldi

Yıl 365 gün değil mi? Hadi herkes tatil için yazı bekliyor desek elimizde 3 ay var demektir, yani 90 gün... Temmuz-Ağustos ayları Brüksel bomboş, kursum yok, kocamın işleri sakin... Değerlendirsenize bu fırsatı! Herkesleri çağırdık çağırdık, gelmediler... Sonra arka arkaya 3 ayrı mail düştü elektronik kutularımıza:

-19-27 Eylül'de Brüksel'deyiz!

- 12 Eylül'de geliyorum 24'üne kadar ordayım...

- 21-23 Eylül'de iş için Brüksel'e geliyorum, görüşelim...


Şaka mı bu yaaaa?? dedik beyimle... Değilmiş, geldiler...


Çok hızlı bir 1.5 hafta oldu bizim için: ortak akşam yemekleri, şehir turları, her zevke hitap edecek aktiviteler...


Evim hostel gibi oldu... Cuma günü misafirin biri gitti, cumartesi gelenler için çarşaf-yorgan-havlu setleri yıkanıp, kurutulup alelacele yeniden serildi. Ev hiç alışık olunmayan bir şekilde 3 günde tekrar temizlendi.


Yorulduk mu? Yorulduk...

Değdi mi? Değdi...


Gelenlerden biri benim en yakın arkadaşım, dostumdu zaten... Eşiyle birlikte bizde kalmak üzere geldiler... Sanki İstanbul'da sabah kahvaltıda buluşmuşuz gibi hissettik... Hem onları çok özlemişim, hem de beraberlerinde getirdikleri İstanbul kokulu havayı... Amsterdam, Paris, Köln, Düsseldorf, Bruge, Antwerp... Çok gezdik, çookk... Ama ne güzel gezdik :))
Küçücük kızlarken Adapazarı'ndan İstanbul'a kaçma hayalleri kuran biz, yanımızda kocalarımız Eyfel'in önünde poz verdik... O küçük kızların hayallerini konuştuk, nerelerden nerelere geldiğimizi tekrar tekrar anlattık kocalarımıza belki yüzbininci defa... Güzel anılarımıza çok güzel yenilerini ekledik... Eskilere güldük, geleceği düşünüp biraz hüzünlendik, biraz umutlandık...




İyi ki geldiniz Joy & Peace... :) Bana çok iyi geldiniz... Keşke yine gelseniz...

17 Eylül 2009 Perşembe

Brüksel'de Doğurmak

2 yıllık evliyim, anne olmama da daha en az 2 yıl falan vardır diye düşünüyorum. Ama önümdeki bu önemli iki yılı boş geçirmeyeyim diye sürekli okuyorum: hamilelik süreçleri, doğum yöntemleri, annelik-babalık deneyimleri... hatta arada bir abartıp çocuğu hangi okula göndereceğiz falan gibi saçma aramalarla saatlerimi google'a harcıyorum. Hayatta kendime en az güvendiğim konu bu olduğu için sanırım...

Çevremdeki bir çok kişi Brüksel'e taşınacağımız zaman bir çocuk yapmamı öğütledi. Çocucuğun doğum yeri hanesinde Belçika yazmasının ne önemi olacak hiç bilmiyordum o zamanlar. Amerika gibi toprak esas alınmıyor burada. Çifte vatandaşlık falan hakkı yok yani. Ne çocuğa ne bana bir faydası olmaz diye düşünmüştüm. Ayrıca söylemesi kolay, burada tek başıma ne arkadaşlarım ne annelerim, kimsem yokken, kocam bütün gün işteyken hamile olmam demek bendeki bastırılmış psikopat genleri ortaya çıkarmaya yeterdi de artardı bile. Geçen aya kadar bu konuda hiç bir şüphem yoktu. Ta ki eşimin iş nedeniyle tanıştığı Türk arkadaşı E., eşi F. ve dünya tatlısı bebişleri Y. hayatıma girene kadar...



E ve F bizim gibi kısa dönemli bir değişim programı ile Brüksel'e gelmiş, sonra E burada başka bir iş bulmuş ve kalmaya karar vermişler. F de tam iş arama sürecini hızlandırıp teklifleri kabul edeceği sırada hamile olduğunu öğrenmiş! Kısa süreli iş hayatını bir kenara bırakıp full-time anneliğe başlamış çünkü doğum izni mevzuları bizdekinden çok daha komplike burada.
Beni dehşete düşüren yalnız bebek bekleme süreci o kadar da sıkıntılı geçmemiş. Kimse karışmamış, akıl vermemiş, canı ne istiyorsa onu yapmış F. Sadece buradaki doktorunu dinlemiş. Arada başı sıkışınca ulaşmak istediği kişiler bir Skype mesafesindeymiş çünkü...

Doğum öncesi ve sonrasını E kocama anlatmış bir öğle yemeği sırasında, o da gelip bana anlattı. Sanki bu hikayeyi dinlemeyi bekliyormuşum gibi kafamda varolan bazı soru işaretleri cevaplarını nasıl buldu, taşlar yerine nasıl oturdu hayret ettim!

Soru: Belçika'da bebekler yaz-kış nasıl tişörtle dolaşabilir, genç kızlar mini etek ve ince çorapla kışı nasıl geçirir, ben kasım ayında en kalın kaz tüyü paltomla donarken Belçikalılar pardesüyle nasıl dolaşır?

Cevap: Doğum anında gizli... Kesinlikle sezeryan yok (tıbbi olarak mecbur kalmadıkça ki bizde tüm doktorlar nedense tıbbi olarak mecbur kalıyor sezeryana!!) Normal doğum anında göbek bağını babaya kestirip, bebeği çıplak olarak annenin çıplak tenine yatırıyorlar! Bebeğin ilk aldığı koku anne kokusu oluyor böylece ve hem tenini hem kokusunu tanıyıp rahatlıyor(muş) bebek. Kesinlikle kundaklamak, sarıp sarmalamak falan yok.

Hastaneden çıktıktan sonra eve bir doktor ve bir hemşire gelip bebeğin yatacağı odaya bakıyorlarmış. 18 derecenin üzerine çıkmayacak ev demişler! Zavallı F aralıkta doğum yaptığı için kışı kat kat hırkayla geçirmiş evde. Biz olsak çocuğa yelekler giydirir üstüne battaniyeler serer üşümesin diye sarıp sarmalarız. Oysaki çocuğu sıcağa hiç alıştırmayınca üşüme problemi de ortadan kalkıyormuş!

Soru: Neden Türk çocukları hiperaktivitede tavan yaparken, Belçikalı annelerin çocukları sakin sakin pusetlerinde oturur, anne alışveriş yaparken boncuk boncuk etrafa bakıp gülücüklre saçar?

Cevap: Genler kadar eğitimle de alakalı... Çocuk doğduğu andan itibaren spor, yuva vs gibi bir çok aktiviteyle sarılıp sarmalanıyor. 6 aylık bebeklere yüzme kursu verildiğini duyunca şok oldum! Daha yürüyemeyen bıngıl bacakları ördek gibi çırpa çırpa yüzüyorlar :)

Sanırım bizde yuvaya bezden kurtulmadan başlayamıyor çocuklar. Belki özel yuvalarda istisnalar vardır. Belçika'da ise anne işe dönebilsin diye çok erken yaşta almaya başlıyorlar çocukları. Çocuklar anne-baba sevgisinden yoksun, bakıcı elinde büyüdüğü için mutsuz mu oluyor? Aksine, daha o yaşlarda sosyalleşmeye başlıyor, hayatla ilgili deneyimler ediniyor, ailesi dışında da bir birey haline geliyor. Bir de burada çok önem verilen trafik, çevre, doğa vs eğitimlerini alıyor. O yüzden trafik yoğun ama kaotik değil, geri dönüşüm konusunda 7'den 70'e herkez çok bilinçli... Başka bir boyutta yaşıyorlar yani!

Soru: Tüm bu masraflar özel sağlık sigortası olmadan nasıl karşılanır?

Cevap: Sosyal devlet... Doğum ücretsiz, hastane tüm hizmetler karşılığında beş kuruş almıyor, bebeğin olduğu için yıllık vergi indirimi var, spor salonları nerdeyse Hillside kalitesinde olmasına rağmen Belediyelerin (Commune) yönetiminde olduğu için fiyatlar şaka gibi...
Daha pek çok soru, pek çok cevap var aslında... Buraya gelmişken bebek yapmadığıma pişman mıyım (?), henüz erken olduğunu düşündüğüm için değilim. Ama yapsaymışız avantajları çok olurmuş, bu da bir gerçek... Şimdilik Y. ve çevremdeki başka bebeklerle 0-2 yaş stajımı yapıyorum, bol bol anne blogları okuyorum, internette geziyorum, kocamı ve kendimi gözlemliyorum. İlerde bakalım biz neler yaşayacağız...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Dolduramadığım Boşluklar

"Elimde olsa zamanı şu anda durdururdum!"
Son iki senedir aynı şeyi düşünüyorum. Zaman dursa, daha fazla büyümesem, yaşlanmasam, saçlarım beyazlamasa...
Hayır hayır, yaşlanmak falan değil derdim aslında.
Birer birer gidiyorlar...
Ben yaş aldıkça onlar tünelin ucundaki ışığı görmeye daha çok yaklaşıyorlar...
Oysa ki daha yeni gelmiştik!?!? Daha yeni evlendim, en güzel yıllarımın daha başındayım... Onlarla paylaşacağım o kadar çok şey var ki hala! Nereye???
"Emine Halayı kaybettik" yazdı kardeşim bir chat ekranına... Öyle baktım boş boş, bomboş...
Babamın halasıydı, 3-5 yılda bir ya görürdük ya görmezdik... Tam bir Anadolu kadını! Genç yaşta eşini kaybetmiş ama 3 erkek çocuk yetiştirmiş, torun çocukları görmüş, dağ gibi bir kadın... Saflığın eşanlamlısı...
Hani bazı yaşlı kadınlar vardır şeker gibi, lokum gibidir, insanın sarılıp, yumuşaklığına gömülesi gelir. Öyle şeker bir kadındı Emine Hala... Ölümü hiç yakıştıramayacağın türden... Onunla ilgili anılarım hep gülüşmelere vesile...
Çok hastaydı son zamanlarda... Allah yanına alıp acısını dindirdi diye kendimizi avutuyoruz... Yine de gittiğine inanmak zor...
Işıklar içinde, huzur içinde yat Eminoş...

10 Eylül 2009 Perşembe

İstanbul'da Yaprak Dökümü

Yaprak Dökümü izleyenler bilir, hani Ali Rıza Bey'in klasik bir cümlesi var: "Artık hiç bir şeye şaşırmayacağım diyorum ama yine de şaşırıyorum..."

Dün sabah bilgisayarı açıp gazete ve bloglardan önce facebook'a baktım. Arkadaşlarım birer birer "İkitelli sular altında" "Basın-Ekspres'te mahsur kaldım" "Zavallı güzel şehrim" falan türünden mesajlar yazmaya başlayınca "noluyo yahu" diyip hurriyet.com.tr'ye zıpladım. Daha sayfa açılır açılmaz ağzım açık kaldı... Hani "artık bu ülkede olan hiç bir şeye şaşırmayacağım" diyip de her seferinde "nasssııı yaaaa" diye bağırdığım gibi... Son gördüğümde şehrin en işlek yolları olan E-5 ve TEM bildiğin nehir olmuş, minibüsler takalar gibi sallana sallana yüzüyor, zodyak botlar geziyor... Nasssııı yaaaaa????



Aslında çok basit bir açıklaması var. 500 yıl önce Mimar Sinan'ın yaptığı köprüye bakın, bir de 50 yıl içinde yapılan ve şu anda sular altında olan köprülere... En güzel cevabı tarih zaten veriyor...

Saçma sapan açıklamalar yapan belediye başkanı ve başbakana sinirlendiğim bir sırada kocam dedi ki: "Sadece onlarla ilgili değil, bazı şeylerin düzeltilmesini halk istemiyor önce. Belediye izin vermese bir daha seçilemeyeceğini bildiği için mecbur veriyor. Daha önce de böyle oldu. Önce halkın bilinçli olması gerekiyor..." Düşününce ona da hak verdim. Ama gene dönüp dolaşıp eğitime dayanıyor konu. Eğitim sisteminin hali zaten içler acısı...

Belçika'da 10 aydır yaşıyoruz. 10 ayda gördüğümüz yağmurlu gün sayısı güneşli gün sayısının 3 katı. Hayatımda gördüğüm en büyük fırtınayı da burada gördüm ben... Ama daha 1 kere bile sokaklarda su biriktiğini görmedim.

Baharda her yere laleler diktiler, 10 gün ömrü olan laleler... Fırtına geldi, hepsinin yapraklarını kopardı götürdü, ama insanları sel yutmadı... Keşke biz de lalelerden önce ağaç dikseydik, altyapıyı güçlendirseydik... Altımız bu kadar boz bulanıkken üstümüzde binbir renk lalelere ihtiyacımız var mıydı gerçekten??