9 Kasım 2009 Pazartesi

Unwritten

Bu sabah Fransızca sınavından çıktığımda içimde bu şarkı çalıyordu! Birazcık da güneş olsaydı...


3 Kasım 2009 Salı

Yine, Yeniden Paris

Demiştim ya bir tek Versailles Sarayı kaldı diye... Hafta sonumuzu önceden planlayıp cumartesi konaklamalı Versailles çıkartması yaptık.

Kraliçeler gibi koridorlarda koşturduğumu, eteklerimi sürükleyerek geniş merdivenlerden indiğimi, krala trip atıp geceyi kendi sarayımda geçirdiğimi hayal ettim...


Küçüklüğümden beri uzun kabarık eteklere, prenses taçlarına, şaşaalı saray hayatına bayılırım, pek özenirim. Önceki hayatımda prenses miydim acaba? Sanmam... Kocamla sarayda dolanırken o anda uydurduğum hikayede bile kendimi paspasçı olarak betimlediğime göre (kocamı dük'ün yakışıklı oğlu yaptım) önceki hayattan kalma bir "ezik" sendromu var sanırım bende.


Neyse konuyu dağıtmayalım :)

Saray 3 bölümden oluşuyor denebilir. Kralın ve maiyetinin yaşadığı kısmı rehber eşliğinde gezeceğim diye tutturdum, iyi ki de tutturmuşum, çünkü öbür türlü odaya girip ağzım açık etrafa bakıp "haa iyiymiş" diyip çıkıyorum. E kadın mis gibi anlattı, şu mobilyanın özelliği şu, şu odanın önemi bu... İlk fırsatta Dolmabahçe ve Topkapı'yı da işinin ehli bir rehberle gezmek lazım! (Bu yazının anafikri: Müze gezerken paraya kıyın, rehber eşliğinde gezin!)


Sarayda daha çok kral ve kraliçenin yaşam alanları, günlük hayat uygulamaları vs anlatılıyor. Saray Fransız İhtilali gibi yıkıcı bir badire atlattığı için, kıymetli eşyaların çoğu ya satılmış, ya da yakılmış. Özellikle kraliyet sembolleri taşıyan mobilyalar gerçekten ciddi hasar görmüş. Bazılarını aslına uygun olarak yeniden ürettirmişler.

Sarayın dışında dev gibi bahçeler var. Biz kurşun rengi bir gök altında gezmek zorunda kaldığımız ve mevsim itibariyle heykellerin çoğunu kapatmış oldukları için bahçelerden yeterince faydalanamadık ne yazık ki. Tüm günü sarayda geçirmek için yazın gitmek daha keyifli olabilir.


Bahçeleri 3 şekilde gezmek mümkün: Yaya olarak (biraz yorucu oluyor), bisiklet kiralayarak ya da golf arabası gibi olan elektrikli arabalardan kiralayarak (Saati 30 Avro!). Aşağıda parası çok olup bu arabalardan kiralayan gıcık turistler görülmekte...



Bir de mini tren var ama o gezmekten daha çok ulaşım amaçlı kullanılıyor. Biz bilemedik, gezmek için kullandık, saçma oldu :)

Son olarak Marie Antoinette'le oldukça özdeşleşmiş olan Trianonlar ve Queen's Hamlet kısmı var. Burada oturup bu bölümleri anlatacak değilim, internette bolca bilgi var zaten. Sadece demek isterim ki bu kısımlar sarayın kendisinden daha sevimli. Yani bütün enerjiyi sarayda harcamak yerine günün yarısını sarayda, yarısını diğer bölümlerde harcamak daha keyifli olabilir. Biz 2 günlüğüne gittiğimiz ve şansımıza ayın ilk pazar günü Trianonlara giriş ücretsiz olduğu için geniş geniş gezebildik.


Queen's Hamlet kraliçenin (Marie Antoinette) köy hayatına özendiği için yaptırdığı küçük bir köy! Biz sağanak yağmur altında gezdiğimiz için fotoğraflar pek bir şeye benzemedi ama fikir vermesi açısından bir iki tane serpiştireyim dedim. Köy çok şirindi de binaların içlerine girilebilseydi dönemi daha iyi hissederdik gibi geliyor bana...


Cumartesi akşamı Versailles'da yapacak bir şey olmadığı için şehir merkezine yollandık. Burcu'cuğumun tavsiyesi olan Razowski'yi bulduk, hamburgerlerimizi yedik! Evet, o koca şeyi mideye indirdim :)

Sonra Bellek Kutusu ve Olmadık İşler Peşinde'ye söz verdiğim gibi bir kutu macaronumu da gövdeye indirdim :) Buzdolabında beklemek zorunda olmasa birer kutu da onlara gönderecektim ama Paul'den aldık zaten, belki İstanbul'da da vardır diye ümitlendim :)


Hafta sonu kalorilerimi almış, kocamla Paris'te son kez el ele yürümüş, çok merak ettiğim sarayı da görüp rahatlamış olarak evime döndüm. Şimdi sıradakini bekliyorum...

30 Ekim 2009 Cuma

Kendimden Sıkıldım


Memleket meseleleri, sonbaharın gelişi, Fransızca sınavlarım falan derken depresyonun dibine vurdum maşallah... Ne yazdığım yazılarda ne aynada gördüğüm yansımamda mutluluğun m'sini yakalayamıyorum. Oysa ki hayatımın en huzurlu, en keyifli, en gezmeli yılını yaşadım. Canım kocacığımla baş başa, iş güç derdim olmadan, üniversitedeyken bile yakamı bırakmayan tüm kaygılarımdan uzak, şahane bir sene geçirdim Brüksel'de. İnsana sorarlar daha ne istiyorsun diye... Memleketime huzur, insanlarıma akıl fikir istiyorum tabi ama hayat da kısa yani, her gün bunları düşünüp Küçük Emrah kaşlarıyla gezmeye gerek yok...


Dün akşam Fransızca çalışırken dellenip blogumun temasını, suratımın şeklini, depresyonumun dibini çöpe atmaya, kendime bir çeki düzen vermeye karar verdim :) Bu sabah itibariyle 3.kur Fransızca sözlümü de geçmiş bulunduğuma ve sadece yazılı sınavım kaldığına göre yeni yasayı yürürlüğe koyabilirim:


- Bol bol gülünecek,

- bol bol gezilecek,

- bol bol okunacak, yazılacak, çizilecek...


Yalnızca iki ay kaldı... Hristiyan dünyası Christmas tatiline girdiği günlerde biz valizlerimizi toplamış, yuvamıza doğru yola koyulmuş olacağız. Bu yılın tanığı olan blogumu da biten bir anı defteri gibi noktalayacağım. Ne demiştim başlangıçta: Yaşım, yaşamım, karakterim, duygularım... Hepsini etkileyecek bir değişiklik yaşadım ve bu detayları not etmezsem geri döndüğümde silikleşip zamanla yok olacaklarından korkuyorum... Blogum sayesinde hafızam pırıl pırıl artık, resimli bir masal kitabı gibi. Gerçek hayata döndüğümde başka bir alanda yeni bir blog sahibi olurum belki. Şimdilik kafamda gezinen tilkilerin kuyruklarını birbirine bağlamaya çalışıyorum. Başarırsam her şey silbaştan olacak belki :)


Yarın sabah Paris yolcusuyuz. Gezmediğimiz bir Versailles Sarayı kalmıştı. Onu da gezip rahatlayalım istedik... Kasım için de şahane gezi planlarımız var ve artık bu blogda yalnızca güzel şeyler yazayım istiyorum. Zira kendimden sıkıldım...


29 Ekim 2009 Perşembe

İyi Bayramlar...


Biliyordun değil mi böyle olacağını? Gözlerindeki kaygı, alnındaki kırışıklar ondan...

Senin 10 senede yeniden yarattığın, dilinden giyimine, takip edeceği yöne kadar tarif ettiğin, bizlere anahtar teslimi verdiğin bu süper lüks yuvaya sahip çıkamayacağımızı tahmin ediyordun...

Senin 10 senede kat ettiğin medeniyet yollarında değil ileri gitmek, 70 sene boyunca geri geri gideceğimizi hissediyordun...

Kemiklerin sızlıyor şimdi değil mi?
Pişman mısın bu zenginliği bize hediye ettiğin için? Kızgın mısın bize, emanetine sahip çıkamadığımız için? Utanıyor musun bizden, büyükanne-büyükbabalarımız el ele bu topraklar için savaşmışken onların torunları birbirinin gözünü oymaya çalıştığı için?

Kızma bize, biz izindeyiz, bugün bayram, tatil... Sen verdin bize bu tatili, bu hediyeleri... Kızmaya hakkın yok hiç birimize!

27 Ekim 2009 Salı

Bir Nefes Vatan

Facebook'ta aylardır dönüp duran tanıtım filmini seyrettiğimizde "mutlaka gitmek lazım" demiştik. Kardeşim askerden yeni döndüğü için ailecek askerlik anılarımız tazeydi zaten. Bir de bizim ailede asker çoktur, ister istemez yüzümüz orduya dönük yaşadık hep.



Benim ailem, eşimin ailesini de alıp topluca gitmişler NEFES'e, daha gösterime girdiği ilk günlerde. Biz de heyecanlandık acaba Brüksel'de oynuyor mudur diye. Türkler çok olduğu için buradaki en büyük sinema kompleksine mutlaka Türk filmleri geliyor. Hatta Arog'u falan Türkiye'deki tüm arkadaşlarımızdan önce seyrettik burada. Ama Nefes'in konusundan dolayı burada gösterime girme ihtimalini düşük görüyordum. Ne de olsa Belçika burası, zamanında kimlere ne destekler, sığınma hakları verdiklerini, karşımıza nasıl politikalarla çıktıklarını biliyoruz. "Yok canım, Nefes'i oynatmazlar sinemada" dedik ama yine de internete girip baktık var mı diye. Görünce inanamadık! Acele biletlerimizi alıp Cumartesi günü sinemaya attık kendimizi. N'olur n'olmaz, birden farkederler de kaldırıverirler filmi diye.

Salon akşam seansı olmasına rağmen benim tahminimden boştu. Dörtte biri ya doluydu ya değildi. Ben herkes benim gibi vatan hasretiyle yanıyor, ülkemde olup bitenler herkesin içini kanatıyor zannederken savaş sahnesi seyretmeye gelen 16 yaş grubuyla karşılaşınca hayal kırıklığı yaşadım.

Zaten duygularım tavan yapmış durumda, daha 30. saniyede ağlamaya başladım. Biraz oralarda şehit olanlara, biraz geride kalanlara, biraz bugünlerde olanlara, biraz hiç bir şey yapamıyor oluşuma... Film boyunca ağladım durdum.



Kocam askerliğini Malatya'da yaptı. Ne komandoydu, ne dağlardaydı. Yine de bugün çok alışık olduğumuz, istediğin an arayıp sesini duymanın nasıl bir lüks olduğunu, gittiği ilk 2 hafta hiç haber alamadığımda anlamıştım. Nasıl bir atmosfere girdiğini ya da askerliğin adamı dünya atmosferinden nasıl çıkardığını doğum günümü unuttuğunda ve 2 gün sonra konuştuğumuz sırada hatırladığında anladım. O anda tabi ki kızmadım, zamanın nasıl genleştiğini, dakikaların saatler gibi yayılarak geçtiğini tahmin ediyordum (sonra burnundan getirdim tabi hihihi :) ). Filmde İstanbullu çocuğun kız arkadaşıyla bir telefon görüşmesi var. İşte o kızın saçını başını yolasım geldi. İzleyenler anlamıştır, izlemeyenler de izleyince anlar. Hala düşündükçe sinirleniyorum...

Memleketimde sapla samanın, doğruyla yanlışın, siyahla beyazın birbirine karıştığı, açılalım derken paramparça bölündüğümüz, tedavisi, telafisi olamayacak yerlere doğru sürüklendiğimiz günler yaşanırken, buralardan kuşbakışı seyretmek çok yaralıyor beni. Hani orada olsam bir şey yapabileceğimden değil ama dışardan bakınca daha bir yürek burkuyor bu manzaralar. Belki orada olsam hayat telaşı içinde hissetmeyeceğim kadar canım yanıyor gazeteleri okurken.

Nefes, sınıf arkadaşlarımızın, bakkalın çırağının, komşunun oğlunun, yani savaş eğitimi olmayan gencecik çocukların ellerinde silah, karda, buzda, bilmedikleri bir düşmana karşı nasıl bir psikoloji altında yaşadıklarını göstermesi açısından çok başarılıydı bence. Kabul etsek de etmesek de bir yerlerde oyunlardan tanıdığımız RPG'ler, kalaşnikoflar, el bombaları, birilerinin canını alıyor, ocakları söndürüyor. İnsan hayatı hep ucuz oldu bizim topraklarda ama bu kadar basit olmamalı... Bir şeyler yapmalı...

20 Ekim 2009 Salı

Postacı

Postacımız Joel posta kutumuza veda mektubu bırakmış... Yarım yamalak Fransızcamla anladığım kadarıyla postanede düzenlemeler yapılırken bizimkinin de görev yeri değişmiş. 19 Ekim itibariyle artık bizim postacımız o olmayacakmış ve bundan dolayı büyük üzüntü duyuyormuş çünkü biz olağanüstü bir müşteriymişiz! Bu vesileyle de yaklaşan yeni yılımızı kutlar, ailemiz için en iyisini dilermiş...


Yazının içeriğini anlayınca ben bi ağla, bi ağla... Adamcağızın samimiyeti, düşünceliliği nasıl dokundu içime!

1 seneye yakın süredir bu apartmanda oturuyoruz, bir kere bile görmedim Joel'i! Belki de apartmanın %70'i hiç görmedi. Ama bu adamcağız için olağanüstü müşteriler olabilmişiz! Posta kutumuzu zamanında boşalttığımız için mi? Anlayamadım, algılayamadım...

Sonra da oturup dertlendim insanlığımı nasıl da kaybetmişim diye! Kibarlık, nezaket, zerafet hepsi çöpe gitmiş! İstanbul'daki evimi düşündüm. 17 daireden sadece karşı komşu ile alt komşunun yüzlerini gördüm, o da tadilat yapacağımız için haber verip özür dilemek içindi. Evlendik, taşındık, bir kişi bile çalmadı kapımızı... Ne helva dağıtan oldu kandillerde, ne bir kahve içmeye çağıran... Bir tek kapıcıyı tanıyorum yani adamakıllı... Burada ise postacı veda ediyor bize!

Tesadüf bu ya, bu sabah kurs için evden çıkarken ilk defa postacıyı gördüm! Ama Joel'in görev süresi dün bittiği için yeni postacı olduğunu düşündüm ve düşman gibi baktım adama! Sanki Joel'in ayağını o kaydırmış da yerine geçmiş gibi... Postacı ise oldukça melodik bir sesle ve uzatarak "Bonjouuurr!" dedi bana! Joel olsaydı sarılıp "Gitme Joel, biz de seni seviyorusss" diye ağlayacaktım...

Yeni postacıyı ilk defa, tam da bugün görmüş olmam çok acayip değil mi??


15 Ekim 2009 Perşembe

Halay!

Brüksel'in turistik sayılabilecek, içinde 4 müze barındıran, şık ve düzgün bir meydanı olan Cinquantenaire meydanında davullu zurnalı halay da gördüm ya, artık gözüm açık gitmem!

Böyle başladı: gelin, damat ve aile büyükleri...


Biz meydandan ayrılırken halayın çapı 100 m'yi bulmuştu sanıyorum! Ortadaki boşluğun büyüklüğünden nasıl bir çember olduğunu tahmin edebilirsiniz :) Soldaki beyaz saçlı amca dışındakilerin hiçbiri seyirci değil, halayın boncukları :)

Gürültüden halaydakilerin hangi dili konuştuklarını tam duyamadık ama sanıyorum Türkçe değildi. Kürtçe ya da doğuda konuşulan lehçelerden biri olabilir. Oynanan oyun da benim bildiğim neşeli zıp zıp halaylardan çok daha ağır, 3 ileri bir geri hızında ilerleyen bir türdü. Biraz hüzünlü gibiydi hatta. Kızı verdik diye üzülüyor olabilirler mi??

Mimari olarak o kadar batılı bir meydanda bu kadar doğulu bir geleneği seyretmek çok acayipti. Eminim Belçikalılara da çok değişik gelmiştir...