geziyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geziyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2009 Pazartesi

Mickey & Minnie'den selam var...


Kocamın başının etini yedim aylarca Disney de Disney diye... Christmas teması gelmiş, her yer ışıl ışıl, burnumuzun dibi (değilse de yakın yani), çoluğumuz çocuğumuz yok... Tam zamanıydı yani... Ne yaptım ettim ikna ettim kocimi :)

Yine Cuma geceden yola çıktık ve Disneyland yakınlarındaki Ibislerden birinde kaldık. Disney'in kendi otelleri rüya gibi ama fiyatlar kabus gibi olduğu için dedik ki 2 gün 2 park bileti alalım ama ucuz otelde kalalım. Nasılsa gecenin bir yarısı uyumak için giriyoruz otele...



111 €'luk biletlerimizi alıp Cts daha uzun saatler açık olan Disneyland Park'a, Pazar günü ise Disneyland Studios'a girmeye karar verdik. Eğer ilk defa gidiyorsanız ve benim gibi her şeye binip her şeyi görmek istiyorsanız aynı planı tavsiye ederim. Bir de insan 111 € verince sabah 9 aksam 10 orada kalayım, her şeyi dibine kadar sömüreyim istiyo, ona göre!



Şahsen Pamuk Prenses, Cinderella, Uyuyan Güzel gibi masallarla büyümüş, kabarık muhteşem elbiseler giyerek, beyaz atlı prensiyle upuzun, mutlu bir hayat süreceği hayalleriyle bugüne gelmiş bir kız çocuğu olarak Disneyland'e taptım diyebilirim. Her şeyin masallardaki kadar naif olmasını, iyiyle kötünün gerçek hayatta da kesin çizgilerle ayrılmış olmasını ne kadar isterdim. 



Bizim gittiğimiz haftasonunun tek olumsuz yanı havanın gerçekten soğuk ve hafif de olsa yağışlı olmasıydı. Bu kötü hava bile çok rağbet edilen aksiyonların önündeki kuyruğa engel olamamıştı o başka. Ama yazın gitsek nasıl bir kuyruk beklerdik hayal bile edemedim. Tavsiyem Fast Pass adıyla işleyen şahane sistemden faydalanılması yönünde. Yoksa 3 dakikalık bir aksiyon için 75 dakika kuyruk beklemek gerekebiliyor.

Ayrıca yemek saatlerini ve mekanını dikkatli seçmekte fayda var zira 1.5 saat kadar fast food sırası bekledik ve ne yazık ki yediklerimiz olağanüstü şirin olmasına rağmen midelerimize dokundu. Soğuk olduklarını belirtmeme gerek yok sanırım...



DisneylandPark'ta her aksiyonun çıkışında mutlaka bir mağaza bulmak mümkün. Peluş oyuncaklardan kostümlere, kırtasiyeden mutfak malzemesine, magnetlerden puzzlelara aklınıza gelebilecek ya da gelemeyecek her şey mevcut. Sadece benim boyuma uygun prenses elbisesi bulamadığım için biraz bozuldum ama ilerde kızım olursa mutlaka alacağıma eminim -kendimi tanıyorum!-

DisneyStudios ise o kadar mağazayla dolu değil. Ama parkların çıkışında bulunan Disney Village'da restoranlarla birlikte oldukça geniş mağazalar da var. Yani beğendiğiniz bir şeyi ilk gördüğünüz anda alıp sırtınızda taşımanız şart olmamakla birlikte çizme gibi numaralı ürünleri bulamama ihtimalini de akılda tutmakta fayda var.

Disneyland'de her zaman bir aksiyon bulmak mümkün Halloween, Easter vs gibi. Ama üşümekten yana problemi olmayanlara Christmas temasını yakalamalarını tavsiye ederim. Sürekli fonda çalan Jingle Bells eşliğinde dev yılbaşı ağacının ışıklarını yakma töreni gibi acayip keyifli atraksiyonlar var ki ben 5 yaşında falan olsam ağzım bu kadar açılabilirdi. Disney logosunda yer alan şatonun ışıklandırılmışından bahsetmiyorum bile...



Korku teması da eksik kalmamış Disneyland'den. Londra ve Amsterdam'da karşımıza çıkan Dungeon'lardan sonra Disneyland'de de gördüğüm kadarıyla en çok kuyruk, korkmayı vaad eden aksiyonların önündeydi. Bana da bir şeyler oldu, bir adrenalin bağımlısı oldum çıktım. Hani nerede ters dönen bir roller-coaster, ben en ön sırada! Yaşlılık depresyonuna mı giriyorum nedir?



Disneyland ziyareti için benim naçizane tavsiyem şudur: Çocuk sahibi olmadan bir kere gidilmeli, içimizde bir yerlerde saklanmış olan çocuk sonuna kadar şımartılıp mutlu edilmeli, çocuk sahibi olduktan sonra da ilkokula başladığında götürülmeli. Çünkü öbür türlü hatırlamayacağı ve tam olarak anlamayacağı bir etkinlik olmaktan öteye geçemiyor Disneyland. Bizzat gözlerimle görüp bebeklerinin peşinde koşmaktan helak olmuş annelerle konuşmalarımdan öğrendiğim budur...

2 Aralık 2009 Çarşamba

En Nihayet Frankfurt

Nihayet tembelliğimi yenip blogumun başına oturabildim... Artık yoruldum sanırım, eskisi kadar yazıya motive değilim. Okumak için her gün giriyorum neredeyse ama resim yüklemek, yazmak falan zor gelmeye başladı. Bir de geri sayıma başladık ondan da olabilir.

Gelelim Frankfurt'a... Kocamın akrabaları olduğu için hep gündemimizde olan ama bir türlü denk getiremediğimiz için Kasım'a sarkan bir seyahat oldu. Bir de Brüksel'e 4 saat mesafede olduğu için konaklamalı yapalım bu seyahati dedik. Cuma geceden vurduk kendimizi yollara. Frankfurt'a vardığımızda 10:30 olmuştu bile ve kocim o sabah da kargalarla beraber uyanıp işe gitmiş olduğu için yorgundu. Ben de Frankfurt gece hayatını keşfetmektense p.poyu devirip yatmayı tercih ettiğim için 11:00'de uyuduk biz :D Ne biçim turistiz bilmem...

Biz bu Avrupa gezilerimizde büyük şehirlerden ziyade küçük kasaba, köy gibi kırsal alanları gezmekten daha çok mutlu olduğumuzu keşfettiğimiz için Frankfurt'a 1 gece ve yarım gün ayırmıştık. Akraba ziyaretini de dahil edip öğleden sonra yola çıkmayı planlamıştık. Günler bu kadar kısa olmasa aslında plan şahaneydi de yola çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı bile...


Frankfurt çok genel bir isimmiş gibi Almanya'da iki adet Frankfurt şehri bulunuyor. Frankfurt Am Main (yani Main nehri boyundaki) bizim gittiğimiz. Aslında benim hedefim Frankfurt'un kendisinden ziyade Moselle ve Rheine Vadilerinde vakit geçirmekti. İki nehir boyunca harika bir doğa, kiminin kalıntıları kalmış olsa da görülmeye değecek şatolar, kaleler var. Zaten bu gezindiğimiz kıta oldukça yaşlı olduğu için ne yana dönsek farklı yüzyıllardan resmi geçit törenleri izleme şansımız oldu. 16. yy'dan kalma şato da gezdik, 2.Dünya savaşı müzeleri de.

Cumartesi sabahı 8 gibi kalkıp Frankfurt'un merkezini gezelim dedik. Derler ki Frankfurt Londra'dan sonra Avrupa'nın finans merkeziymiş. Gündüz 2.5 milyon olan nüfus gece 500 bine inermiş. İş giriş-çıkış saatlerinde korkunç trafik olurmuş. "Mainhattan" ya da "Bankfurt" da denirmiş. Sebebi de şehrin her tarafını kaplayan dev gökdelenlermiş. Gerçekten de onca Avrupa şehri gezdik, bu kadar gökdeleni bir arada görmedik... Finans=gökdelen midir yani?



Bu modern kulelere inat çok şirin bir meydanı da var Frankfurt'un. Meydandan dışarı adımını attığın an bir zaman tünelinden geçmiş gibi oluyor insan. Biz fotoğraflarımızı çekip, turistik alışverişlerimizi yaptıktan sonra günümüze ışınlandık ve alışveriş caddesinde dolaştık.



H&M'in önündeki kuyruğu görünce şaşırdık ve kocamı orada çekim yapmaya hazırlanan bir kameramandan bilgi almak üzere görevlendirdim. Öğrendik ki o gün bir tasarımcının kolleksiyonu satılacakmış o mağazada ve sabah 6'dan beri sıradaymış millet. Güldük ve devam ettik :)



Berlin'de de hayran kaldığım mimari Frankfurt'ta da devam ediyor. Şahsen bu camlı modern tasarımların hastasıyım. Berlin'de yarım günümü bir binanın önünde 150 açıdan fotoğrafını çekerek geçirmiştim. Bunu da çekmeden geçemezdim :)



Öğlene doğru eşimin kuzenini arayıp onunla buluştuk. Ferhat Ağabey Frankfurt'a 20 dk mesafede Bad Homburg'da oturuyor ve çalışıyor. Hem ziyaret hem gezinti yapalım dedik. 2 saate kalkmamız gerektiğini söylediğimizde azıcık fırça yedik ama birlikte bir yemek yiyip bol sohbet edecek vaktimiz oldu.

3 gibi harekete hazırdık ama mevsim sonbahar, enlem kuzeyde olunca gündüz vaktimizin fazla kalmadığını farkettik. Gece Koblenz'de kalacağımız için planladığımız gibi nehir boyunca değil otobandan Mainz'a ulaştık, hızlıca içinden geçip Koblenz'e yollandık. Biraz homurdandım ben tabi. O yüzden zavallı kocim Mainz-Koblenz arasını nehir kenarından gitmek zorunda kaldı. Karanlıkta fotoğraflar bir şeye benzemediyse de biz nehrin ve atmosferin tadını çıkardık. Masal gibi yerler gerçekten...



Koblenz büyükçe bir şehir ama içini fazla gezme vaktimiz olmadı. Sadece yemek için ana caddesinde yürüdük ve şık bir restoran bulup karnımızı doyurduk. Ben restoranın sipesiyali olan bir yemek seçtim ama kocam Almancasından ne olduğunu hatırlayamadı. Sonradan bakıp öğrendik ki kaz yemişim :) Hafif sert olmakla birlikte lezzetliydi.

Ertesi sabah Koblenz'den Mosel nehri boyunca gitmek üzere yola çıktık. Hedefimiz Trier üzerinden eve dönmek ama yol boyunca gezebileceğimiz küçük şehirleri de görmekti. Kaynak kitabımızın bahsettiği bir-iki küçük şehir içinden Cochem'i seçtik ve ne kadar doğru bir tercih yaptığımızı daha şehre girerken anladık.


Cochem öncesi ve sonrası yol boyunca üzüm bağları bize eşlik etti. Bir çok küçük şehirde tadım yapıldığını da öğrenmiştik ama çok hızlı bir tempoda gezdiğimiz ve arabayı sadece koca kullandığı için (ehliyetimi değiştirmediğim için risk almamak adına) tadımı es geçtik. Kitapta yazan komik bir anekdotu aktarayım: şarapçılık ve üzüm üretimi bu bölgede çok yaygın olduğu ve üzüm bağları da hep eğimli arazilerde olduğu için bölge halkının bir bacağı doğuştan kısa olurmuş... :)



Cochem bir teleferik ve şahane bir şatoyla beni fethetti. Teleferikle çıktığımız tepeden nefis manzara resimleri çekip donan kemiklerimize sıcak çay takviyesi yaptıktan sonra şatoya yollandık.


Reichsburg Şatosu'nun tarihi MS 1000'e kadar dayanıyor. Ama arada defalarca el değiştirip 1689'da da Fransızlar tarafından yok edildiği için bugün gezilen şato 1868'de Berlin'li işadamı Ravené tarafından aslına uygun inşa edilmiş olanı. İçinde Barok ve Rönesans dönemlerinden kalma pek çok mobilya/dekorasyon bulunuyor. Detaylar şatonun web sitesinde mevcut.




Cochem'den sonraki hedefimiz Trier olduğu ve hava kararmadan varmak istediğimiz için daha fazla oyalanmadan yola koyulduk. Trier en çok 2. yy'dan kalma Roma kapısı Porta Nigra ile ünlü. Sanıyorum kapının yanında da bir şehir müzesi var ama biz 5 gibi vardığımız için gezemedik müzeyi. Kapının fotoğraflarını çekip yürüyüş yaptık, yemek yedik ve yola çıktık. Ama hem kitapta yazdıklarından anladığımız hem de çevrede gördüklerimiz bize bu şehirde oldukça derin bir Roma tarihi yattığını fısıldadı. Son olarak Karl Marx'ın Trier doğumlu olduğu ve özellikle Çinli turistlerin akın akın Karl Marx Haus Müzesine geldiklerini de dip not olarak düşelim...



Yazarken yoruldum, gezerken n'oluyorum hayal edin artık... Yok yok, artık eve dönme vakti geldi sanırım. Daha fazla gezecek gücüm kalmadı... Şımarık mıyım neyim??

12 Kasım 2009 Perşembe

Japon Bahçesi

Brüksel'in 50 km kadar doğusunda Hasselt isimli küçük bir şehir var. Bu şehirde de Avrupa'nın en büyük Japon Bahçesi...

Bahçecilikle ilgilenenler Japon peyzajının ne kadar farklı olduğunu bilirler. Ben bu aralar daha sonra bahsedeceğim yeni hobilerim nedeniyle Japonlarla pek haşır neşir olduğum için bu bahçeyi görmesem olmazdı. Nitekim kocama asla karşı duramadığı yavru kedi bakışlarımı atarak kendimi bahçeye götürttüm :)

Vardığım sonuç: Japon bu işi biliyor!



Buraya geldiğimden beri iyi kötü işimi gören minik, dandik dijital makinemden ilk defa nefret ettim. Benim gördüğüm güzelliği, benim gözlerimle göremediği için illet oldum. Ah! dedim, İyi bir makinem olacaktı şimdi :((

Takeshi Kitano'nun Dolls isimli filmini seyrederken doğa manzaralarına hayran kalmıştım. Bahçeyi gezerken kendimi filmden bir sahnede gibi hissettim. Filmi sabırlı sinema izleyicilerine tavsiye ederim, zira konu itibariyle ağır olsa da görüntülerin güzelliği izleyenin içine işler, ister istemez filme kapılır gidersiniz...
Neyse, bahçe diyorduk...


Buraların ilkbaharında kendimi kaybetmiştim. Her taraftan mis kokulu acayip çiçekler fışkırıyor, yeşilin binlerce tonu gözlerimi alıyordu. Şimdi yeşiller, kahveler, sarılar ve kırmızılar sardı doğayı. Yani anlatılmaz yaşanır bir manzara.

Buraya gelmeden önce bu kadar tanımazdım doğayı, bitkileri... Yavaş yavaş yapraklarını, köklerini, çiçeklerini ayırt etmeye başladım. Daha çok seviyorum ağaçları. Özellikle kırmızı olanları...
Fotoğraftaki gelin ve damadın hangi milletten olduğunu ilk bakışta anlayan bir tek ben miyim? Sanmam :)

3 Kasım 2009 Salı

Yine, Yeniden Paris

Demiştim ya bir tek Versailles Sarayı kaldı diye... Hafta sonumuzu önceden planlayıp cumartesi konaklamalı Versailles çıkartması yaptık.

Kraliçeler gibi koridorlarda koşturduğumu, eteklerimi sürükleyerek geniş merdivenlerden indiğimi, krala trip atıp geceyi kendi sarayımda geçirdiğimi hayal ettim...


Küçüklüğümden beri uzun kabarık eteklere, prenses taçlarına, şaşaalı saray hayatına bayılırım, pek özenirim. Önceki hayatımda prenses miydim acaba? Sanmam... Kocamla sarayda dolanırken o anda uydurduğum hikayede bile kendimi paspasçı olarak betimlediğime göre (kocamı dük'ün yakışıklı oğlu yaptım) önceki hayattan kalma bir "ezik" sendromu var sanırım bende.


Neyse konuyu dağıtmayalım :)

Saray 3 bölümden oluşuyor denebilir. Kralın ve maiyetinin yaşadığı kısmı rehber eşliğinde gezeceğim diye tutturdum, iyi ki de tutturmuşum, çünkü öbür türlü odaya girip ağzım açık etrafa bakıp "haa iyiymiş" diyip çıkıyorum. E kadın mis gibi anlattı, şu mobilyanın özelliği şu, şu odanın önemi bu... İlk fırsatta Dolmabahçe ve Topkapı'yı da işinin ehli bir rehberle gezmek lazım! (Bu yazının anafikri: Müze gezerken paraya kıyın, rehber eşliğinde gezin!)


Sarayda daha çok kral ve kraliçenin yaşam alanları, günlük hayat uygulamaları vs anlatılıyor. Saray Fransız İhtilali gibi yıkıcı bir badire atlattığı için, kıymetli eşyaların çoğu ya satılmış, ya da yakılmış. Özellikle kraliyet sembolleri taşıyan mobilyalar gerçekten ciddi hasar görmüş. Bazılarını aslına uygun olarak yeniden ürettirmişler.

Sarayın dışında dev gibi bahçeler var. Biz kurşun rengi bir gök altında gezmek zorunda kaldığımız ve mevsim itibariyle heykellerin çoğunu kapatmış oldukları için bahçelerden yeterince faydalanamadık ne yazık ki. Tüm günü sarayda geçirmek için yazın gitmek daha keyifli olabilir.


Bahçeleri 3 şekilde gezmek mümkün: Yaya olarak (biraz yorucu oluyor), bisiklet kiralayarak ya da golf arabası gibi olan elektrikli arabalardan kiralayarak (Saati 30 Avro!). Aşağıda parası çok olup bu arabalardan kiralayan gıcık turistler görülmekte...



Bir de mini tren var ama o gezmekten daha çok ulaşım amaçlı kullanılıyor. Biz bilemedik, gezmek için kullandık, saçma oldu :)

Son olarak Marie Antoinette'le oldukça özdeşleşmiş olan Trianonlar ve Queen's Hamlet kısmı var. Burada oturup bu bölümleri anlatacak değilim, internette bolca bilgi var zaten. Sadece demek isterim ki bu kısımlar sarayın kendisinden daha sevimli. Yani bütün enerjiyi sarayda harcamak yerine günün yarısını sarayda, yarısını diğer bölümlerde harcamak daha keyifli olabilir. Biz 2 günlüğüne gittiğimiz ve şansımıza ayın ilk pazar günü Trianonlara giriş ücretsiz olduğu için geniş geniş gezebildik.


Queen's Hamlet kraliçenin (Marie Antoinette) köy hayatına özendiği için yaptırdığı küçük bir köy! Biz sağanak yağmur altında gezdiğimiz için fotoğraflar pek bir şeye benzemedi ama fikir vermesi açısından bir iki tane serpiştireyim dedim. Köy çok şirindi de binaların içlerine girilebilseydi dönemi daha iyi hissederdik gibi geliyor bana...


Cumartesi akşamı Versailles'da yapacak bir şey olmadığı için şehir merkezine yollandık. Burcu'cuğumun tavsiyesi olan Razowski'yi bulduk, hamburgerlerimizi yedik! Evet, o koca şeyi mideye indirdim :)

Sonra Bellek Kutusu ve Olmadık İşler Peşinde'ye söz verdiğim gibi bir kutu macaronumu da gövdeye indirdim :) Buzdolabında beklemek zorunda olmasa birer kutu da onlara gönderecektim ama Paul'den aldık zaten, belki İstanbul'da da vardır diye ümitlendim :)


Hafta sonu kalorilerimi almış, kocamla Paris'te son kez el ele yürümüş, çok merak ettiğim sarayı da görüp rahatlamış olarak evime döndüm. Şimdi sıradakini bekliyorum...

4 Eylül 2009 Cuma

Hafta Sonu Aksiyonları

Eylül geldi, yağmur geldi, yorgan çıktı, polar battaniye açıldı, çorap giyildi... Kocamın yüzüne en acıklı köpek yavrusu bakışlarımla bakıp "yaz bitiyor, 2009 bitiyor, Belçika maceramız bitiyor, 28 yaşım bitiyor" diye sızım sızım sızlansam da yapacak bir şey yok. Yapılacak tek şey güneşli günlerin tadını çıkarıp kalan 4 ayı maksimum verimlilikle değerlendirmek...

Bu sebeple her pazar kurtlanıp "hadi bir şeyler yapalım" diye dürtüyorum zavallı kocamı. Sanki çocuk benim gibi her gün evde. Beni mutlu edecek diye şöyle bir pazar günü pijamasını çıkarmadan, ayaklarını uzatıp dinlenmiyor evinde. Habire yollarda garibim... Çünkü biliyor ki arabada en bülbül sesiyle ve mutlulukla şakıyan karısı, her ne kadar miskin bir kedi gibi polar battaniye altında mayışmayı sevse de, akşama doğru somur somur somurtup "bugün de bişi yapmadık, bomboş geçti" diye kafasına kakacaktır o pazar gününü.

Hazır aylardan ağustos, havalardan güneşliyken başının etini yiyip Düsseldorf'un ertesi günü bisiklete binmeye ikna ettim kocamı. Hem de 5 km mesafedeki Tervuren Gölü'ne kadar, hem de Tervuren ormanlarının içindeki bisiklet yollarından, hem de kısmen yokuş yukarı... :)



Buralarda öyle güzel parklar, mesire yerleri var ki... İster bisikletinle gel, ister arabanla, ister yürüyerek... İster koş, ister çimenlere yat, ister köpeğini gezdir, ister boş boş etrafa bak...



Kimse kimseyi rahatsız etmeden, taşkınlık yapmadan, etrafı kirletmeden, doğanın, oksijenin, yazın tadını çıkarıyorlar... Ne zaman böyle bir parka gitsek içimde sırasıyla şu şekilde monologlar ve bunlara bağlı duygular uçuşuyor:


Hayranlık: Ayy parkın güzelliğine bak, göl var, ördekler, kuğular var, ağaçlar ne kadar büyük...

Gıpta: Keşke bizde de böyle parklar olsa, h.sonu kendimizi atıp kafayı boşaltacak bir yerimiz yok...

Haset (isyankar olanından): Neden yok peki ama neden neden neden???? NEDEN onların var da bizim yok??? Bizim neyimiz eksik??

Nefret (Irkçı olanından): Burada doğdukları için ne kadar şanslılar, bizim suçumuz ne!? Uyuz Avrupalılar, biz daha akıllıyız aslında sizden ama sizde para çok! Para bizde olsa ne biçim parklarımız olurdu! HIH!!!...

Eziklik: Adamlar iyi eğitimli tabi, mallarına, çevrelerine nasıl bakacaklarını iyi biliyorlar. Bizde olsa mangalcı kaynardı bu park. Her taraf leş gibi olurdu. Hem görüntü kirliliği hem kafa... Çok ilerdeler bizden çoookkk... :(

Kabulleniş: Amaan napalım, biz de buralara geldikçe keyfini çıkarmaya çalışırız. Ben de şanslıyım sonuçta yani bugün burda olduğum için. Hadi bakalım asıl pedallara, çek içine temiz havayı... ooohhh.. :))

Bu pasif-agresif sendromu her hafta sonu yaşayıp sonunda Nirvana'ya ulaşabiliyorum... Sanırım bir çeşit meditasyon yöntemi geliştirdim. Ritüel tamamlandıktan sonra çok mutlu hissediyorum kendimi çünkü!



Sonraki hafta sonu (geçen haftasonuna tekabül eden) aklımda Belçika'nın dağlık bölgelerine gidip Rail Bike yapmak vardı. Ama sabah kalkıp havayı şahane görünce zavallı kocamı dürtüp "hadi kalk kayaking yapmaya gidelim" dedim! Çünkü eylülün geldiğini biliyordum ve gelirken yağmuru getireceğini hissediyordum...

Kocam kısa süren şokun ardından peki dedi. Sonra ben klasik boğazlama yöntemimi kullanarak "ama bak emin misin? istemiyorsan söyle bak gerçekten, evde de oturabiliriz bugün hani yorgunsan falan! sonra orda yok yoruldum, yok neden geldik, yok hiç dinlenemedim bu hafta sonu diye söylenme ama bak..." Kendimden nefret ettirene kadar bu soruları sorup, ikna olana kadar "ya tamam gidelim işte, ben de istiyorum" cümlesini söylettikten sonra hızlıca mayolarımızı giydik, sırt çantamızı hazırladık ve Dinant'a doğru yola çıktık...


Dinant'a geçen Christmas'ta Belçika gezisi yaptığımız sırada gelmiş ve sevmiştik. İçinden nehir geçen bir başka Avrupa şehri olmakla birlikte sarp dağlara sırtını yaslamış, enteresan bir şehirdi. Yine aynı gezi sırasında nehirde kano yapmaya kayaking dediklerini öğrenmiştik. Rafting değil ama, kano...




Doğru dürüst denizi ve kayak yapacak dağı olmayan Belçikalıların tek eğlencesi bu kayaking aktivitesi olsa gerek ki, nehir tıklım tıklımdı...
Çocuğunu, torununu, köpeğini kapan gelmiş, hoşça vakit geçiriyordu...


Nehir çok derin olmadığı için zaman zaman karaya otursak da antrenmansız kollarımız için yorucu, gözlerimiz için dinlendirici, ruhlarımız için eğlenceli bir aktivite olduğuna karar verdik.



Sadece çok kalabalık olduğu için çarpışan otolar gibi birbirimize toslayıp durduk ve taşkınlık yapanlara biraz uyuz olduk. Bunun dışında arada durup muzlarımızı yedik, Venedik'te olduğumuzu hayal edip gondolculuk oynadık, küçük barajlardan aşağı düşerken heyecan yaptık... Kocam da biraz yorulmak dışında şikayet etmedi. Sanırım o da eğlendi...


Bu yazıyla da kocama olan derin sevgi ve şükranlarımı iletmiş, bir bakıma da günah çıkartmış olayım... Bana katlandığın için I love you kocacımmm :))